YAZ 2008 / seçki

maviADA

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

maviADA........................ sanal dergi ........................sayı 3 .....................  2008 yaz

 maviADA

 

    

BİR ROMANCININ PORTRESİ:

SAMİM KOCAGÖZ

 

asım öztürk

 

sayı 1  NİSAN 2008

sayı 2  MAYIS 2008

 

sayı 3  HAZİRAN2008

 

K

onak iskelesinden kalkan vapur, körfezin kirli sularını yara yara sizi Karşıyaka iskelesine götürürken içinizde sahili kuşatan yüksek apartmanları aşamayan bir martının sıcak asfalta düştüğünü duyarsınız. Sahile çıkılacakmış gibi sokulan vapur, birdenbire yan döner ve iskeleye bildik bir sıcaklıkla yanaşır. Konak’a gidecek yolcularla ağzına dek dolu camlı bölmeden insanlar bir bir vapurdan inenleri izlerken, siz de bu gözlerin umursamaz ama didikleyici bakışları altında önlerinden geçer gidersiniz. Geride gölgeleri gözlerde kararıp giden bir iki görüntü kalır.Vapur iskelesinin hemen karşısındaki sokağa girmeyin, palmiyelere uyup yolun ve sahilin solundan yürüyün. Kendinizi arabaların saldırısından kurtarabilirseniz karşı kaldırıma atın. Biraz önce içinizdeki martılara geçit vermeyen yüksek binaların küçük küçük bahçelerinin yanından yürüyüşünüzü sürdürün. Kirletilmiş ve doldurulmuş bir körfezin çığlıkları ve inleyişlerinin duya duya yürürken içinizdeki güzellik bahçelerine nasıl girilip, çiğnendiğini anlayacaksınız kentlerde. Yapay yeşillikler bir türlü silemeyecek gerçek yeşillerin bırakıp gittiği yeşilleri. Yeni adıyla Girne bulvarının önüne geldiğinizde başınız kocaman ve suçlu bir topa çarpacaktır. İçinizde savaş alanlarının kanlı ürpertisi, yıllarca cephelerde tüketilmiş kuşakların geride bıraktıkları acılar canlanacaktır. Kıyıya paralel yürümeyi bırakın, hemen topun namlusunun bir ok gibi gösterdiği geniş ve yüksek binalarla çevrilmiş bulvarda içeriye girin. Kaldırımlarına tırmanarak çıktığınız yoldan biraz yürüyünce içeride yüksek apartmanların arasında bahçeli tek katlı, tüm kentsel çirkinliklere karşı direnen bir ev sizi karşılayacaktır. Önündeki boşlukta her gün sürü sürü çocuk cıvıltısı, küçük bir demir kapının arkasındaki sürgüyü çekince ardınızda kalacaktır. Gösterişsiz ama güzel evin bahçesine girdiğinizi anlayınca içinizdeki yabancı soğukluğun yerini sıcak ve hiç çekinmeden çalabileceğiniz bir kapı alır. Düzenli bahçedeki çiçekler ve ağaçlar uzun yıllar yerlerinde kalabilmenin güvencesiyle, sevinçle geleni karşılar. Tül perdeleri çekilmiş pencerenin ardında iki göz sizin gelişinizi görmüştür. Hemen ayağa fırlayarak kapıyı aralayıp “gel gir” deyişiyle birlikte içerinin sıcaklığına bürünüverirsiniz. Yüreğindeki insan sevgisinin sıcaklığı ve tüm görgüsüyle sizi karşılayan Samim KOCAGÖZ’dür. Salonun rahat, yalın görüntüsü, İçinizdeki yabancılığı alır gider, pahalı olmayan, üzerine oturmak için alınmış koltuklardan birine yerleşince duvardaki resimler sanatın ve sanatçının yaşamlarına tanıklıklarıyla, sıcak sözcüklerle ilk konuşmayı başlatırlar.

Daha çocukluk döneminde ilkokulu bitirdikten sonra ailesinin oturduğu Söke ilçesinde ortaokul olmadığı için öğrenimine belirli bir süre ara verip İzmir’e gelmesi iki yıl sonra olmuştur. Bu arada sürekli, evde bulunan aile kitaplığından yararlanarak dönemin yazarlarını bir bir okumuştur. Özellikle ilgisini kendi yaşamının da bir kesiti olan köyü ve köylüleri anlatan romanlar çekmiştir. İzmir’de öğrenimini sürdürdüğü yıllarda ilk öykülerini yazmaya başlamıştır. Kendisinin de adını anımsayamadığı bir öyküsüyle derece bile almıştır. Bu yıllar Samim Kocagöz’ün birikim ve daha sonra ele alacağı konuları gözlemleme yılları olmuştur. Yazlarını geçirdiği Söke’de köylülerle olan ilişkisini kesmemiş, onların Cumhuriyet sonrası yaşamlarındaki toplumsal değişiklikleri özellikle yerinde gözlemleyerek çok sağlıklı romanlar ortaya koymuştur. Kırk beş yıla yaklaşan yazarlık yaşamında unutulmaz öyküler, unutulmaz romanlar; bunun da ötesinde unutulmaz bir kişilikle örnek bir sanatçı tipi çizmiştir. Bizim en sağlıklı romancı ve öykücülerimizden biridir desem abartmamış olurum. Onun romanlarını ve öykülerini tek tek ele alacak olursak dönemine tanıklık eden onurlu bir sanatçıyı görmüş oluruz. Tanıklığı salt gözlemle somutlaşmamış, bu tanıklığından sonuçlar çıkarmış, yarınlara kendi ulusumuzun özgün sesini iletmiştir. Onun roman ve öykülerine anlatı gözüyle bakamayız, böyle bir yargının var olduğunu da sanmıyorum. Türk romanında yerini saptarken böyle bir tanıma girmem gerekiyordu. Son yıllarda özellikle okurların gözünden amaçlı olarak uzak tutulmak istendiği, belirli çevreler tarafından bu konuda çaba harcandığı bilinmektedir. Samim Kocagöz’ün daha uzun yıllar okunup üzerinde ayrı ayrı toplum bilim dallarının inceleme yapacağını sanıyorum. Bu nedenle bugün bazı kitaplarının baskılarının kitapçılarda bulunmamasını genç kuşaklar için büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Kendi toplumumuzu ve Cumhuriyet döneminden sonra geçirdiği evreleri onun romanlarında bir yaşantı biçiminde görmemiz olasıdır. Toplumumuzu bu denli kucaklayan ve değişim sürecini en iyi algılayıp veren romanlar ve öyküler yoktur dersem olaya yüzeysel olarak yaklaşmadığımı iyi incelemeciler göreceklerdir. 1939’da ilk öyküsünü(YARINTI) SES dergisinde yayınladığı sıralar artık Samim Kocagöz, Edebiyat Fakültesinde öğrencidir. Böylece daha önceden beri yazıp yazıp bir kenara koyduğu öyküleri dergilerin sayfalarında okurun ilgisine sunmaya başlamıştır.Öğrencilik yılları aynı zamanda Türkiye’nin de en karmaşık dönemlerinden biridir. Daha sonra bu dönemi kapsayan bir romanı(ONBİNLERİN DÖNÜŞÜ) olayları ince ve gerçekçi bir yaklaşımla irdelemiştir. Bir sanatçının yaşamındaki olayları onun sanatından ve ürettiği yapıtlarından soyutlayamayız. Samim Kocagöz de en iyi tanıdığı çevreleri ve dönemleri, yaşamının büyük bir kesitini oluşturan dönemi, büyük bir aynadan yansıtarak tüm okurlara ciddi bir sanat anlayışıyla sunmuştur. Edebiyat Fakültesinde öğrencilik dönemini bitirip hemen ardından Lozan’a gider ve orada Sanat Tarihi ve Felsefe Tarihi derslerine devam eder. İkinci Dünya Savaşının en yoğun olduğu günlerdir, bu günler. Dönüşünde Söke’ye yerleşir ve yazmasını sürdürür. İlk romanı BİR ŞEHRİN İKİ KAPISI’nı 1942’de Söke’de yazmaya başlar, 19944’te Lozan’da bitirir. Bu ilk romanı o dönem İsviçre’de elçi olan Yakup Kadri okur ve kendisini över. Bir karşılaşmamızda olayı şöyle anlattı Samim Karagöz: İstanbul’daki arkadaşlar mektup yazarak Yakup Kadri Bey’in de İsviçre’de bulunduğunu ve gidip onu görmemi istiyorlardı. Gittim elçiliğin katibi Yakup Kadri Bey’in bulunmadığını belirtip beni görüştürmedi, bunun üzerine yanımda getirdiğim romanı ve kaldığım pansiyonun adresini bırakarak ayrıldım. Bir iki gün sonra kaldığım pansiyonun sahibi bayan beni telefonla Türk elçisinin aradığını söyleyince sevindim. Yanına çağırdı gittim, görüştük ve bana övücü sözler söyledi. Daha sonra Samim Kocagöz Türkiye’ye döner ve kitabın bir suretini dosya halinde arkadaşlarına okutur. Çok beğenilir ve TAN gazetesinde yayınlanmak üzere Sabahattin Ali tarafından götürülür. Zekeriya Sertel’le görüşülür ve TAN’da tefrika edilmek üzere alınır. Kısa bir süre sonra İkinci Dünya Savaşının etkilediği bazı gruplar Tan gazetesini basar ve gazetede ne buldularsa tümünü yakarlar. Bu olayların ardından kitap 1948’de basılabilir ve bu baskıyı Remzi Kitabevi yapar. Bu romanın Türk romanında seçkin bir yeri vardır. Gerek olayın geçtiği yıllara ışık tutması açısından gerekse kurgu olarak roman tekniği bakımından çok iyi yazılmıştır. Küçük bir kasabadan hareketle Cumhuriyet sonrası Türk toplumundaki hem yenileşmeleri, hem de yeniliği yozlaştırıcı öğeleri ve kişileri yerli yerinde bulabiliriz. Kurtuluş Savaşına katılmayanların daha sonra Kurtuluş Savaşını veren ve yoksulluk içinde yaşayanlara karşı sürdürdükleri davranışlarını okuruz. Kurtuluş Savaşı döneminde İngilizlerle işbirliği eden bir toprak sahibinin, bir kasabanın yönetiminde nasıl etkin olduğunu görürüz. Gerçek bir olayı abartmasız ama sonuç çıkararak romanlaştıran özgün bir biçeme sahip olan Samim Kocagöz, seçtiği kişilerde çağdaş olmayı, vatansever olmayı yapay bir biçimde sunmamıştır. Öyle sanıyorum ki, romanlarındaki kötü insanları bile severek anlatmış, onlara karşı özel bir nefret duymamıştır. Menderes’in taşkınını önlemeye çalışan bir mühendisin örnek davranışlar içinde kasabanın önde gelenlerinin tuzağına düşmeden doğruyu bulması, bu konuda sonuna dek direnmesi hiç de düşsel bir davranış değildir. O dönemin Türk toplumunu, hatta bugünün Türk toplumunu incelerken sanırım Samim Kocagöz’ün romanları ayrı ayrı açılardan okunup değerlendirilmelidir. Romanın bir yerinde karısıyla birlikte çağrılı bir akşam yemeğine giderken roman kahramanlarından Mustafa şöyle der: “Artık kasabamızda hanımların kocalarının kollarına girmeleri ve birlikte yürümeleri yadırganmadığından, onun koluma girmesine ses çıkarmadım.” 1942’ler Türkiye’sinden küçük bir kasabayı anlatan bu roman, bugün yazılmış gibidir. Bugün bile birçok kasabada, birçok şehirde hanımlar kocalarının birkaç adım arkalarından yürümektedir.  Bu kısa tümce bile Samim Kocagöz’ün topluma ne denli içten ve gerçekçi bir biçimde baktığını göstermektedir. İnsanı soyut bir olgu gibi ele almaz, onları içinde yaşadıkları ortam ve doğa ile öylesine iyi bütünleştirir ki, hiçbir zaman romanların ve öykülerin içinde kahramanlar yadırganmaz, ayrı konumlarda düşünülmez. Sürekli üreten bir yazar olarak Samim Kocagöz’ü dergilerde izlemek olanaklıdır. Son yıllarda yazdığı öyküler bile Türk toplumunun gerçek birer aynasıdır. Türk toplumunu çok iyi bir biçimde vermiş derken, onun bir romancı gibi verdiğini belirtmek isterim. Son yıllarda özellikle seçkin yazarlar okurların gözünden uzak tutulmak istenmiş ve geçici özentili romanlara yöneltilmiştir. O nedenle elinize aldığınızda bırakamayacağınız, severek, içten burkularak okuyacağınız bir roman ikinci baskısını yıllardır yapmamıştır. Sanırım bugünlerde Adam Yayınlarından ikinci baskısı yapılacaktır. Amacım bir portre çizmek ama ona yaraşan bir portre çizmek isteyince ister istemez öznel kendi yargılarımı yazmadan edemedim. Onu Türk roman ve öyküsünde okurların önüne tüm baskısı bitmiş kitaplarıyla birlikte çıkarmalı ve üzerinde ayrıntılı biçimde durulmalıdır. Sanırım günümüzün sorunlarını daha yıllar önceden haber verdiğini, bizi uyardığını göreceğiz. BİR ŞEHRİN İKİ KAPISI romanından sonra 1954 yılında aynı yoğunluk ve duyarlıkta YILAN HİKAYESİ romanı gelir. Samim Kocagöz’ün yakın çevresini ilgilendiren bir göl olayı ele alınmıştır. Göl çevresinde bulunan köylerin doğa ve insan ilişkilerini değişik kesitlerden verir. Olayı tüm toplumun önüne koyarak daha sonraki yıllarda gölün devletleştirilmesini sağlamıştır. Böylesine büyük bir işlevi yerine getiren roman günümüzde gerekli bir ilgiyle okura tanıtılmamaktadır. Romanın girişinde doğa ile insan ilişkisi verilirken, romanın geçtiği zamanı belirlemesi açısından çok önemlidir. Toplum kendi içinde sorunlarına yanıt arar duruma gelmiştir. Bu nedenle yeni arayış yollarını denerken göl olayı onlar için bir odak olmuştur. Türkiye’nin belirli bir kesitini yansıtan roman, kendi dönemine her alanıyla ışık tutarken, değişimi ve oluşumu da yansıtmaktadır. Demokrat partinin kuruluş aşamasını ve köylülerin Kurtuluş Savaşı sonrası aradıklarını bulamamak nedeniyle onların özlemlerini dile getiren bu partinin etrafında toplanmalarını anlatır. Gölün çevresinde oturdukları halde, gölü denetimine alan ağa tarafından balık bile tutturulmayan baskılı bir yapıdan kurtulmanın yolları aranmaktadır. 1945-1950 arası Türkiye’si anlatılırken küçük bir kasabanın yakınındaki göl çevresinde geçen olaylar seçilmiştir. Samim Kocagöz’ün romanlarında olsun, öykülerinde olsun emekçi insanlar hep ön plandadır. Bu nedenle onun yapıtlarına bir anlamıyla gerçek bir yaklaşımla emekçileri anlatan en iyi yapıtlar gözüyle de bakabiliriz. Gerçek olaylardan yola çıkarak oluşturduğu yapıtlarını kendi sanatçı süzgecinden geçirerek ona günün ve geleceğin sorumluluğunu da ekleyerek okuru en azından bilinçlendirmektedir. Göl(Bafa gölü) uzun yıllar çevresinde yaşayan köylülerin yaşamını etkilemiş, kavgalar, dayak yemeler, tutukevlerine düşmeler sonrası çözümlenebilmiştir. Bir konuşmasında, romanın kahramanlarından İsmail’i tutukevinden tüm köylülerle birlikte davul zurna ile aldıklarını ve köye getirdiklerini anlatmıştı. Öcünün alınmasını ister İsmail’in babası, balık tutmak için çıktıkları gölde ağanın adamları tarafından yakalanıp götürüldükten sonra yediği dayağın acısıyla. İsmail, bu düşünceyi kabul etmez, olayın böyle çözülmeyeceğini bilir ve köylülere çözüm yolları önerir. Her romanında olduğu gibi bu romanında da olumlu bir tip, sürekli doğruları söyler ve doğru davranır Samim Kocagöz’ün. Olayların dilsel akışı içinde anlatılmasından yana değildir, ona toplumcu özle yaklaşır ve pekişen değerler buluruz. Toplumumuzun bir başka kesitini ele alan ONBİNLERİN DÖNÜŞÜ 1957’de yayınlanır. Samim Kocagöz’ün öğrencilik dönemlerini etkileyen İkinci Dünya Savaşının Türkiye üzerindeki, bunun ötesinde üniversite öğrencileri üzerindeki etkileri işlenir. Salt öğrencilerin yaşamlarını yansıtan bir roman değildir okuduğumuz, aynı zamanda Türkiye’nin giderek ekonomik yapısını belirleyen gelişmelerin de ivmesi verilir. O dönemde tırmanan faşizm, Türkiye’deki öğrencileri de etkiler ve onlar arasında yaygınlık gösterir. Böyle bir ortamı anlatırken, tek bir yönüyle olaya yaklaşmayan Samim Kocagöz, seçtiği tiplerde yine sıcak bir sevgi, yine dönemini en doğru biçimde yansıtan bir ilgiyle onları anlatır. Yaşamın içindeki çelişkileri verirken onları gerek adları, gerek yaşama biçimleri olarak yerli yerine oturtur. Bir konuşmasında romanı kafasında on üç yıl kurduğunu, oturup on üç yıl sonra kaleme aldığını söyleyince sorumluluk duygusunu daha iyi anladım. Onun yaptığı salt dönemine tanıklık etmekten çok, dönemini yaşayan biri olarak gelecek kuşaklara karşı duyduğu sorumluluktu. Toplumun hangi kesitine bakarsa baksın sürekli bu düşüncenin, yapıtlarını etkilediğini sanıyorum. 1962-1963 yıllarında yayınladığı ve Kurtuluş Savaşını konu alan KALPAKLILAR DOLUDİZGİN romanıyla Cumhuriyet döneminin başlangıcını oluşturan kesiti vermiştir. Birçok romancımız Kurtuluş Savaşı aşamasını değişik romanlarında ele almışlar; ama Samim Kocagöz kadar olaya derinlemesine inememişlerdir. Uzun yıllar belgelerin ve anıların taranmasıyla hazırlanan bu roman, İzmir’in işgalinden başlayarak, yeniden kurtarılmasını kapsayan süreyi anlatmaktadır. Salt anlatı mıdır, salt belgelerin yazıya dönüştürülmesi midir bu roman? Kesinlikle bu tür yüzeysel eleştirilere karşı koyacak kadar güçlü bir romandır. Onda bugünün geçmişe dayanan köklerini, bugünün sorumsuzca tüketilen değerlerini bulabiliriz. Kurtuluş Savaşını kazanan bir sürü adsız kahramanın, bugün nasıl yaşadıklarını öğrenmemiz açısından ve onların kurtardığı bu ülkeyi bugün bekleyen sorunlar açısından dönüp dönüp okumamız gerekir. İşte bu romanda da Cumhuriyet döneminin bir kesiti vardır. İşe nasıl başlandığını ve nerelere gelindiğini belirlemesi açısından Türk romanında ve toplum biliminde önemli bir yeri vardır. Bir başka değişimi ve dönemin önemli olaylardan birini ele alan iki dikkat çekici roman: BİR KARIŞ TOPRAK(1964) – BİR ÇİFT ÖKÜZ(1970). Yine en çok tanıdığı çevreden yola çıkar, Söke yakınındaki Yörüklerin bir kısmının giderek koşulların değişmesi nedeniyle toprak satın alıp, toprağı ekip biçmeleri işlenirken, onların değişimde eriyip tükenmeleri anlatılır. Toprağı ekip biçmesini bilmeyen bu insanların açıkgöz bir ağa tarafından nasıl toprakları ellerinden alınarak tarlalarda çoban ve işçi yapıldığı işlenir. Bu o dönemin genel akışı içinde çok farklı yerlerde de benzer biçimlerde yapılıyor, küçük toprak sahipleri gerek su baskınları, gerekse kuraklık yüzünden, edindiği borçları ödeyemediğinden toprağını satmak zorunda bırakılıyordu. Satın aldıkları toprakları kendi aralarında bölüşen Yörükler, bir yandan da Yörüklük geleneklerini sürdürüyordu. Değişimin içinde yorulan, tükenen, güzel ama gününe yanıt vermeyen geleneklerini yitiren insanların acı dolu yaşamı. İçlerinden yapıyı kavrayan biri çıkıp, su basmayan toprakları hemen alır ve yıl yıl diğer Yörüklerin topraklarını da kapatır. Artık diğer akrabaları, diğer Yörükler onun yanında toprak işçisidir. Oysa Yörüklük sürdürülürken, kendi içinde yasaları olan bu topluluk, belirli bir eşitlik içinde yaşamlarını sürdürüyordu. Değerlerine bağlı toplumların ya da toplulukların kısa sürede yapı değiştirmesi büyük sorunlara neden olduğu gibi, en azından bir kuşağın bu sorunlar içinde boğulup gittiği dönemlerdir. Böylesine hızlı değişim açıkgözü daha varsıl kılarken, az topraklıyı yoksullaştırmıştır. Bugün bile benzer olayları yaşadığımız bilinmektedir. Büyük toprak sahibi giderek birbirinin devamı olan ikinci romanda toprağından kaldırdığı pamuğu kendi işletmesinde değerlendirir olmuştur. Büyük toprak sahibi kişinin işlerini yürütebilmesi için yönetimle nasıl iç içe olması gerektiği vurgulanmıştır. Toprak sahibi önce büyük tüccar, sonra yerel parti yönetimlerinin başkanı ve giderek ülke yönetiminde söz sahibi oluvermiştir. Böylesine gerçekçi bir yaklaşımla verilen olaylar geçmiş yıllarda yaşanan, belki günümüzde bile yaşanması olanaklı olan olaylardır. Romancı buna okurun dikkatini çekerken en azından kendi ülkesi hakkında bilgili de kılıyor. Kuşkusuz her romanın ayrı işlevi vardır, ama bu iki romanın yapıyı belirleme açısından ayrı bir işlevi vardır. Çobanlıktan gelip toprak işletmeciliğine, oradan da sanayi işletmeciliğine geçiş olayı son kırk-elli yılımızın olayıdır. Bu değişim içinde bir sürü değerin, kültür öğesinin koşullara uymaması nedeniyle değiştirilmesi, yozlaştırılması gözlemlenir romanlarda. Bu yanlış yapılanmanın getirdiği sorunlar ve toplum üzerindeki yıkımlar 27 Mayıs 1960’a dek sürer. İZMİR’İN İÇİNDE(1973) sona erdirilmek istenen dönemin romanıdır. Yine Türkiye’nin bir başka değişim kesiti. Gidişin toplumda yaptığı yıkımların onarılması için girişilen bir önleme hareketinin bir il düzeyinde gündeme getirilmesi ve irdelenmesidir. İzmir yazarın oturduğu kenttir artık, bunun ötesinde dışsatımın ön planda yapıldığı bir liman kentidir. Büyüyen şirketlerin gelişimi verilirken bunların salt, ticaret yoluyla büyümedikleri belirtilir, olayın ardındaki kaçakçılık ve dışarıdaki şirketlerle işbirliği anlatılır. İzmir’de yaşayan sanayici ve tüccar bütünlüğünün yaptıkları Türkiye gerçeğinin büyük aynasına yansıtılır. Her türlü yolu deneyen, yasaların bile dışına çıkan bu tür kuruluşların, kamuya yansımayan yaşam biçimini gerek çocukları, gerekse kendileri açısından geniş olarak verilir. Başlangıçta bir aşk romanına sıvanır gibi olursunuz, tenis kortlarında varsıl çocukların şımarıklıkları gözler önüne serilirken, bu yaşamın alın teri dökerek kazanılmamış hazır paralardan kaynaklandığını görürsünüz. İki tip çıkar bu romanda karşımıza. Birinci tip yerli sanayinin temsilcisidir, çok büyümekte gözü yoktur. İkincisi, yani yurt dışında parası ve ortağı olduğu şirketler bulunan kardeşi vardır ki, o tüm ulaşabildiği alanlarda tekeller kurarak yürütmek eğilimindedir. Kişilere para ölçütleri içinde bakılan bir kesimde, 27 Mayıs 1960 devriminden sonra damatları olacak birisini bile haksız yere suçladıkları görülür. Samim Kocagöz’ün romanlarında süreç bir mozaik gibidir. Sürekli birbirini tamamlar. 1976 yılında yayınlanan TARTIŞMA romanı da bundan sonra gelen dönemi bir partinin içinden irdeler. Tüm bu olayları ele alışında Samim Kocagöz tarafsızdır; ama gerçeğin yanındadır. 1960 sonrası yeni bir anayasayla kazanılan özgürlüklerin kullanımında kitleleri etkileyen kurumların yapısına bir örnek verilmiştir sadece romanda. Bu örnek diğer kurumlara yöneltilebilir ve özellikle bunların da kendi özeleştirilerini yapmaları, ardından da gerekli düzeltmelere gitmeleri sağlanmalıdır. Belirli kalıp düşüncelerden sıyrıldıktan sonra zaman zaman düşülen hataların nerede ve ne zaman başladığı söz konusu olduğunda durup düşünmek ve TARTIŞMA romanını okumak gerekir. Bu roman bir döneme tutulmuş aynadır. Orada kendimizi görsek de bundan olumlu sonuçlar çıkaracak biçimde yararlanmalıyız.

Romanlarında ele aldığı kesitleri romanların yazılış düzeni ve sırasına göre vermek istediğimden kimine göre yanlış bir yerleştirme olabilir. Romanlarını okuyup bitirdikten sonra kafamızda o yerleştirme kendiliğinden yerini almaktadır. Romanlarının arasında hiç de onlardan geri kalmayan öyküleri de vardır. Onlarda da yine aynı sorumluluk ve aynı duyarlık işlenir. Okuru ortada bırakan ve bir sonuca götürmeyen öyküsünü okumadım; sanırım Samim Kocagöz de yazmadı. Bunun en güzel belgesi TELLİ KAVAK(1941)-SIĞINAK(1946) adlı öykü çalışmalarıdır.

SAM AMCA(1951), Dünya Öykü Yarışmasında birincilik almıştır. İçindeki öykülerde sanayi ile tarımın bütünleşmesi ve makineleşen tarımın getirdiği yenilikler ve sorunlar anlatılır. Hep insanca ve insanı yüceltmeye yönelik. Makineleşen tarım sonrası işini yitiren bir sürü insanın ortada kalması anlatılırken, hiçbir zaman makineleşmenin karşısında bir tavrın varlığından söz edilmez. Plansız makineleşen bir toplumun açtığı yaraların onarılması değil, zamanla yaralı bedenin ortadan kalkması beklenilmiştir. Böylesine insanları sorunlarıyla karşı karşıya bulunan toplumlar, hiç kuşkusuz değişimlere kısa sürede ayak uyduramazlar. Yılları izleyen aralıklarla öykü kitapları ardı ardına gelir. Tümü toplumsal içerikle yoğrulmuş öykülerdir. CİHAN ŞOFÖRÜ(1954), AHMET’İN KUZULARI(1958), YOLUN ÜSTÜNDEKİ KAYA(1964), YAĞMURDAKİ KIZ(1968), ALANDAKİ DELİKANLI(1979). En azından iki kitap oluşturacak kadar dergilerde yayınlanmıştır öyküleri. Son yıllarda yayınladığı KÖPRÜ öyküsü, unutulacak öykülerden değildir. Tüm kesimden insanların sorunlarına ayrı ayrı ışık tutan Samim Kocagöz, kent insanının ve kentteki işçilerin sorunlarına da değinmiştir. O, yazdıklarıyla döneminin hem yürekli bir eleştirmeni, hem de sorunlarını ele alıp bunlardan yüce değerler üretebilen bir yazarıdır. Bilinçli kişiler onun Türk romanına katkılarını ve katacaklarını çok iyi bilirler. Bunun dışında özellikle yazımın başında da belirttiğim gibi, bazı çevreler ön plana çıkmasını, kitaplarının okunmasını istemiyorlar. Bugün, son yıl içinde basılan iki kitabını(KALPAKLILAR DOLUDİZGİN – YILAN HİKAYESİ) kitapçılarda bulabilirsiniz. Oysa Türkiye dışına taşan ünüyle Dünya edebiyatında gerçek yerine oturtulan Samim Kocagöz, yıllar sonra da okunacaktır. Birçok öyküsü ve romanı yurt dışında değişik dillere çevrilirken büyük ilgiler görmüştür.

Tüm bunları ortaya koyan sanatçının karşınızda alçakgönüllü, bilgili tavırlarıyla sizinle konuşmayı derinleştirdiğini görünce zaman o sohbet içinde akıp gidecektir. Her gün düzenli çalışan bir yazarın birikimi ve deneyimiyle olayları tartışır sizinle. Evinin o sıcak havası sizi kucaklar her zaman uğrayıp konuşma isteği uyandırır içinizde. Çalışma odasını saran kitaplık, yılların birikimiyle doludur. Yeni çalışmalarınız var mı diye sorsanız -yeni çalışmalarının sürekli var olduğunu bile bile- yine o candan sıcaklığıyla “elimizden geleni yapıyoruz” der.

Körfeze akşamın kızıllığı çöküyordur artık, güneş mor tepelerden kayarak düşüyordur sulara. Usunuzda uzun konuşmalar sonrası kalan sözler, dönüp dönüp yinelediğiniz adlar vardır. Sizi kapılara dek uğurlayan bir genç, düşüncede sürekli çağdaş bir insan vardır. Güçlü bir sanatçı vardır.

 

GALERİ:

 

 

 

 

Bize Gelenler:

Basılı Dergi

 

Yaz 2008

çıktı...

 

İçindekileri

 

görmek için...

 

iletişim

Giriş ] Yukarı ]